19. y.y. Başındaki Hazırlayıcı Etkenler
1800’lü yılların başından beri Batı, özellikle İngiltere ve Fransa sanayi
devrimini gerçekleştirme yolundadır ve gelişen endüstrilerine dünyanın dört bir
yanında hammadde ve pazar aramaktadırlar.
 |
- Bab-ı Ali'de Duyun-u Umumiye binası,
- şimdiki İstanbul Erkek Lisesi
|
O dönemde Batıda sıkı bir gümrük politikası uygulanmaktayken, Osmanlı
Devleti’nde gümrük %3 civarındadır. Ancak yapılan düzenlemelerle yabancıların
iç dağıtım şebekelerine girmesi mümkün olmadığı ve yed-i vahid (tekel)
yöntemiyle bazı malların üretim ve dağıtımı bütünüyle devlete yahut yerli
tüccara ait olduğu için dış pazarlar, yeterince pay kapamadıkları bu durumdan
şikayetçidirler.
1827’de İngiliz, Fransız ve Rus gemilerinin Navarin’de Osmanlı donanmasını
yakmasından sonra, 1829’da Rusların Edirne’ye kadar, öte yandan Mehmet Ali
Paşa’nın da Mısır ordusuyla Kütahya’ya kadar ilerlemesi neticesi, Osmanlı
Devleti ezeli düşmanı Rusya’dan yardım istemiş, Hünkar İskelesi Anlaşması’yla
Rus himayesine girmişti. Bu gelişmelerden hoşnut olmayan İngiltere, Osmanlı
Devleti’ne Mehmet Ali ve Rus baskısına karşı teminat verdi. Bu teminata karşılık
istenen bedel de 1838 Ticaret Anlaşması olmuştur.
Bu gelişmelerden hoşnut
olmayan İngiltere, Osmanlı Devleti’ne Mehmet Ali ve Rus baskısına karşı teminat
verdi. Bu teminata karşılık istenen bedel de 1838 Ticaret Anlaşması olmuştur |
Türk orduları Avrupa içinde durdurulup da dönüş dönemi başlayınca toprağa
dayanan gelir kaynakları kurudu. Toprak vergilerinin azalmasıyla da vergi için en
önemli kaynak ticaret olmaya başladı. Ancak 1838 Anlaşması ile iç ticaretin dış
ticari rekabetten korunması imkanları da ortadan kalkıyordu. Dolayısıyla Osmanlı
Devleti’nin elinde devlet gelirlerini karşılamak için borçlanmadan başka çare
kalmadı.
Tanzimat
3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Humayunu Osmanlı Devleti’nin kronik
sorunlarına çözüm getirme arayışıdır. Tanzimatçılar Osmanlı Devleti’nde
birçok reform denemesine giriştiler. Konumuzla ilgili olarak ise, Tanzimat reformları
maliye idaresinde merkeziyetçiliği yeterince yerleştiremedi ve modern bir mali sistem
ve yapıyı getiremedi. Eski yapının büyük ölçüde devam etmesi dolayısıyla,
Ferman’da öngörülen mali ıslahat gerçekleşemedi. İltizam sisteminin
kaldırılamayışı, Tanzimatçıların başarılı bir mali yapı kuramadıklarını
gösterir. Gerçi iltizam sisteminin uygulanmasında bir değişiklik yapıldı; iltizam
eskisi gibi valilere ve taşra yöneticilerine verilmiyordu. Memurlar her yerde maaşa
bağlanmıştı. Ancak vergi kaynaklarının tesbitinde hiçbir yenilik yoktu. Açıktır
ki, Duyun-u Umumiye kurulana kadar Osmanlı yönetimi vergi kaynaklarını ne gerçek
miktarıyla tesbit edebilmiş, ne de vergiyi düzenli toplayabilmiştir. Aşar
mültezimleri devletle tebaa arasında keyfi aracılıklarını sürdürmüşlerdir.
Tanzimatçılar iltizamı
kaldırmak istediler ve kaldıramadılar. Tanzimat Fermanı ilan edildiği gün aslında
ülkede bir maliye nezareti yoktu. |
Tanzimatçılar iltizamı kaldırmak istediler ve kaldıramadılar. Tanzimat Fermanı
ilan edildiği gün aslında ülkede bir maliye nezareti yoktu. Maliye nazırı
ünvanını taşıyan halen klasik dönemin başdefterdarıydı. Sadece merkezi hükümete
aktarılan gelirleri ve yapılan masrafları bilen, fakat imparatorluğun dörtbir
tarafında toplanan vergileri, alınan resimleri ve yapılan masrafları denetlemesi ve
bilmesi adet olmayan bir ofisin başı. Ülke çapında bütün giderleri denetleyen bir
kurum yani Divan-ı Muhasebat, ancak 1879’da tam anlamıyla kurulabilmiştir. 1863’e
kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda düzgün ve sistemli bir bütçe yoktu. Osmanlı
maliyesine ciddi muhasebe teknikleri, maalesef gelirlere alacaklı olarak el atan yabancı
bir organın, Duyun-u Umumiye’nin etkisiyle girmiştir. Pazara açılmamış bir kırsal
üretimin ve denetlenmesi zor küçük sınai üretimin yaygın olduğu bir ekonomik
sistemde yeteneksiz maliye kadrolarıyla iltizamın kaldırılması olanaksızdı. Avrupa
Devletleri’nde 19. ve hatta 18. y.y.ın gerisinde kalan, modern maliyeye bir geçiş
dönemi sayılan iltizam sistemi, 19. y.y.da Osmanlı Devleti’nin gelir ve gider
düzenlemesini sağlayabilecek en uygun mali sistem olarak kaldı. 19. y.y. Osmanlı
maliyesinin bu alanda yaptığı tek olumlu değişiklik , iltizam yoluyla zenginleşip
taşrada devlet otoritesine başkaldıracak güçlü yöneticilerin varlığına son
vermesidir. Tanzimat’tan evvel sancak paşaları veya güçlü ayanlar, mültezimler
vergi gelirlerinin ihalesi demek olan iltizamı ellerine geçirmişlerdi. Arttırmalar
,İstanbul’da defterdarın önünde yapılırdı. Ama vergi gelirleri açık artırmaya
çıkarılan sancağın mütesellim veya paşasının verdiği meblağı artıracak
hiçbir mültezim çıkmazdı. Çünkü mültezimin vergiyi toplamak için sancak
yöneticisinin askerlerine ihtiyacı vardı. Çok kere paşa iltizamı bölgedeki başka
mültezimlere devrederdi. Soyulan köylerden elde edilen gelirle taşra yöneticileri
eyaletlerde güçlenmiş, bağımsız otorite kurmaya başlamışlardı. Tanzimat
yönetimi iltizam işlerini valilere ve diğer yöneticilere yasakladı; ayrıca iltizama
konu olan kalem ve miktarları sınırlayarak mültezim zümresinin gücünü azalttı.
Bunun sonucu olarak aşar mültezimi denen küçük oburlar toplumsal hayata girdi.
Devletin karşısında güçlenen ve siyasal erki elde eden paşalar ve ayanlar zümresi
ortadan kalkmıştı. Ama aracılık yapan ve köylüyü ezen görgüsüz ve aç bir
taşra mütegallibesi türedi. Bunun kültürel hayatta da olumsuz etkileri oldu.
Kısacası Tanzimat’tan sonra iltizam sisteminin düzenlenmesi, köylülerin hayatında
bir değişiklik yaratmamış, ancak mali merkeziyetçiliğe doğru bir adım
atılmıştır. Para sistemindeki yarı başarılı düzenlemeler de bu bütün içinde
değerlendirilmelidir.
Tanzimat Fermanı iltizam sistemini, angarya gibi yükümlülükleri kaldıracağını
ilan ettiği halde daha ilk elde bunun imkansızlığı anlaşıldı. Yavaş modernleşen
devlette merkezi bürokrasi modern maliye örgütünün gereklerini yerine getirecek
durumda değildi. O kadar ki, bazı yerlerde iltizam sisteminin iyi işleyişi bile
1880’den sonra kurulan ve bazı vergi giderlerine el koyan Osmanlı Borçları
İdaresi'nin (Duyun-u Umumiye) müdahalesi ile mümkün olabilmiştir. Toprak
sahiplerinden gerçek anlamda bir vergi alınamadı. Zaviye, tekke ve vakıf arazilerinde
eski durum aynen devam etti. Buna karşılık köprü, yol bakım ve sulama sistemlerini
korumakla ve yol güvenliğini sağlamakla yükümlü derbentçi gibi bazı zümrelerin
vergi muafiyetlerinin kaldırılması, geniş bir kitleyi hoşnutsuzluğa ve fakirliğe
düşürdü. Özellikle dış borçların artması ve hazinenin iflası nedeniyle vergi
kaynaklarına el koyan dış mali çevreler Türk köyünde ikinci sömürücü unsur
olarak ortaya çıktılar. Köylere makineleşme, süthane, mandıra, damızlık hayvan
gibi yenilikler gelemedi.
Özellikle dış
borçların artması ve hazinenin iflası nedeniyle vergi kaynaklarına el koyan dış
mali çevreler Türk köyünde ikinci sömürücü unsur olarak ortaya çıktılar.
Köylere makineleşme, süthane, mandıra, damızlık hayvan gibi yenilikler gelemedi. |
Galata Bankerleri
Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmaya Kırım Savaşı’nın getirdiği
sıkıntıyla girdi. Ama borçlanmalar sadece giderleri karşılamak için başvurulan bir
yöntem değildi. Ülkedeki yeni yatırımlar da borç yükünü getiriyordu. Osmanlı
dış ticaretinin kronik açığı bu yatırımlarla birleşince imparatorluk son elli
yılını müflis bir maliyeyle kapadı.
Osmanlı Devleti iki kaynaktan borçlandı: İçeriden ve dışarıdan. İç
borçlanmayı “Galata bankerleri” adıyla maruf zengin gayrımüslim para
sahiplerinden yaptı. Aslında bu kesimle devletin para ilişkileri yeni değildi. Bu
nedenle Galata bankerlerinin tarihinden kısaca bahsetmek gerekiyor.
Osmanlı Devleti iki
kaynaktan borçlandı: İçeriden ve dışarıdan. İç borçlanmayı “Galata
bankerleri” adıyla maruf zengin gayrımüslim para sahiplerinden yaptı. Aslında bu
kesimle devletin para ilişkileri yeni değildi. |
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nde ilk banka işlemlerine Levantenler girişmiş,
sarraflık yüzyıllarca bu kesimin denetiminde yürütülmüştü. Duyun-u Umumiye’nin
kuruluşuna değin, özellikle Osmanlı Bankası’nın faaliyete geçişine kadar, maliye
tarihimizde önemli yerleri olan Galata bankerleri çoğunlukla işte bu Levantenlerden
oluşmaktaydı. Loranda Tubini, Korpu, Baltazzi, Stefanoviç, Shilizzi, Negroponte,
Coronio ve Alberti bunların en tanınmışlarıydı. Levantenlerin yanısıra Kamondo,
Fernandez gibi Yahudi, Ogenidi Mavrogordato, Zarifi, Zafiropulo ve Lasto gibi Rum,
Köçeoğlu, Mısıroğlu gibi Ermeni bankerler özellikle son Osmanlı döneminde
etkindiler.
Osmanlı Devleti’nde sarayın, devlet erkanının, valilerin, beylerbeylerinin,
kısaca yöneticilerin herbirinin maiyetinde bir sarraf bulunur, bütün alacak
verecekleriyle bu sarraflar ilgilenirdi. Mültezimlerin de devlete peşin olarak
ödeyecekleri iltizam için başvurdukları kaynak, yine bu sarraflardı.
Sarraflar giderek
devletin mali işlerini de yürütmeye başlamış, bir ölçüde devlet bankası
işlevini de üstlenmişlerdi. |
Sarraflar giderek devletin mali işlerini de yürütmeye başlamış, bir ölçüde
devlet bankası işlevini de üstlenmişlerdi. Örneğin 3. Mustafa döneminden itibaren,
Hazine-ı Hassa ve Darphane sarraflığı Ermeni Duzoğulları’na verilmiş, 100 yılı
aşkın bir süre bu ailenin elinde kalmıştı. 1842 yılında Irganyan, Uzun Artinoğlu,
Gelgeloğlu, Bogos, Tıngıroğlu gibi tanınmış sarraflar Anadolu ve Rumeli
kumpanyalarını kurmuş, devlet varidatını toplayıp devlet adına ödemede
bulunmuşlardı. Gümrük gelirini ise yıllarca Cezairoğlu Mıgırdıç adında bir
sarraf iltizam etmişti.
Bankacılık ve Bank-ı Osmani-yi Şahane
Osmanlıda bankacılığın gelişmesine gelince. İmparatorlukta bankacılık ön
planda kendi dış ticaretini örgütlemek ve desteklemek için banka sermayesine ve
teminatına ihtiyaç duyan dış devletler tarafından kurulmak ve geliştirilmek
istenmişti. Bununla beraber ilk bankanın kuruluşu dıştan gelen taleplerden çok
1844’te yapılan para reformuyla ilgilidir. Dış ödemelerde Osmanlı parasının
değerinin stabilize edilmemesi bankacılığın örgütlenme nedenlerinden
başlıcasıydı. Bu nedenle ilk banka olan Bank-ı Dersaadet (Bank de Constantinople)
hükümetin anlaştığı Alleon ve Baltazzi adlı iki Galata bankeri tarafından kuruldu.
Bu bankanın belli bir sermayesi yoktu. Kurucularının ticari itibarından dolayı
bankanın dış ödemelerde çektiği poliçeler kabul ediliyordu. Bankaya hükümet
yaptığı kısa vadeli istikrazların bedelini ödemediğinden ve piyasada dolaşan
banknotların değeri düştüğünden Kırım Savaşı’ndan biraz önce Dersaadet
Bankası kapanmıştır. Osmanlı dış ticaretinde en başat unsur olan İngiltere’nin
Osmanlı bankacılığını örgütlemesi böylece yeniden gündeme gelmişti. 1856
Mayısı’nda İngiltere Kralı’nın fermanı ile Londra’da kurulan Osmanlı
Bankası, 1863’teki Bank-ı Osmani-yi Şahane” unvanıyla anılan devlet bankası
oldu. Tekeli’nin deyimiyle bu çağda devletlerin emisyon bankaları genellikle her
yerde özel kuruluşlardı, ama Osmanlı Bankası gibi yabancı sermaye ile kurulanı
mahzurlu bir örnektir. Ancak hükümetin dış istikraz kaynakları tükenmiş ve mali
buhran başlamıştır. Bu durumda Osmanlı Bankası’nın dış borçlanma işlerini
ayarlaması ve örgütlemesi gerekliydi. Böylece devlet bankası yabancı sermayeyle
kuruluyordu. Osmanlı Bankası iktisadi nüfus altına giren bir dizi ülkedeki yabancı
sermayeli bankacılık düzeni için ilk örneklerdendi. Aynı yıllarda imparatorlukta
tarımsal kredi kaynakları ise devletin öncülüğünde örgütleniyordu. Bu birincinin
tamamen tersi bir gelişmeydi. Mütevazi Menafi-yi Umumiye sandıkları uygulaması Tuna
valisi Mithat Paşa’nın girişimiyle başlamıştı. Bu sandıklar heryerde uzun
ömürlü olamadılar; ayrıca sermayeleri yerel toprak sahiplerinin çıkarına
kullanıldı; ama tarımsal kredi kurumlarının ulusal bir nitelikte doğup gelişmesinin
başlangıcıydılar.
Tekeli’nin deyimiyle bu
çağda devletlerin emisyon bankaları genellikle her yerde özel kuruluşlardı, ama
Osmanlı Bankası gibi yabancı sermaye ile kurulanı mahzurlu bir örnektir. |
1863 yılında İngiliz-Fransız sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası, bir nevi
devlet bankası rolünü üstlendiğinden, bu durum sarrafları ve Galata bankerlerini
memnun etmemişti. Önce ticaret bankası olarak kurulan, kısa sürede devlet bankasına
dönüşen Osmanlı Bankası geniş yetkilerle donatılmıştı. Nitekim 1875 sözleşmesi
hissedarlar genel kuruluna sunulurken, bankaya tanınan ayrıcalıkların dünyada benzeri
olmadığı övgü ile belirtilmişti.
Osmanlı Bankası kurulduğu tarihten itibaren Osmanlı mali ve iktisadi yapısına
etkin bir biçimde katılmıştı. Babıali’nin borçları arasında Osmanlı
Bankası’nın katkıda bulunmadığı borç hemen hemen yok gibiydi. Duyun-u Umumiye-i
Osmaniye’nin ilk şekli olan Varidat-ı Sitte (Rüsum-u Sitte) İdaresi (1879-1880)
Osmanlı Bankası önderliği ile kurulmuştu. Duyun-u Umumiye İdaresi’nin bizzat
kendisi, varlığını kısmen de olsa Osmanlı Bankası’na borçlu idi. Osmanlı
topraklarında demiryolu yapımı için uygulanan “kilometre garantisi” teminat
usulünü 1888’de Osmanlı Bankası bulmuştu.
Ancak Osmanlı Bankası’nın 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte
gösterdiği zorluklar, Türk maliyecilerini, iktisatçı ve düşünürlerini milli bir
banka kurulması yönünde teşvik etti ve bu yönde çeşitli yayınlar yapılmaya
başlandı.
Ancak Osmanlı
Bankası’nın 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte gösterdiği zorluklar,
Türk maliyecilerini, iktisatçı ve düşünürlerini milli bir banka kurulması
yönünde teşvik etti |
Yine de Osmanlı Bankası ayrıcalığını 1935 yılına kadar sürdürdü. Bab-ı Ali
banka ile sözleşmesini feshederek, uluslararası mali çevrelerde kapitülasyonların
kaldırılışının doğurduğu kaygıları daha da derinleştirmek istemiyordu.
Kurulacak olan milli banka zamanla devlet bankasına dönüşecek, Osmanlı
Bankası’nın işlevini üstlenecekti.
Nitekim bu amaçla 1917 başında 4 milyon lira sermaye ile “İtibar-ı Milli
Bankası” kuruldu. Yönetim merkezi İstanbul olan banka, Biga mebusu ve eski maliye
nazırı Mehmet Cavit Bey, İstanbul mebusu ve Meclis-ı Mebusan reis vekili, Duyun-u
Umumiye Osmanlı Dainler Vekili Hüseyin Cahit Bey ve Selanik tüccarından Tevfik Bey
tarafından kurulmuştu. Hüseyin Cahit, gazetesi Tanin’de banka lehine yazılar yazdı.
Bu tavır diğer gazetelerce de benimsendi. Makalelerde milli bankanın zorunluluğundan,
iktisadi bağımsızlık için milli bankanın öneminden bahsedilmekteydi. İktisadi
Cihad’ın başlangıcı sayılan bu bankanın kuruluşunda banka hisselerinden
200’ünü bizzat Sultan Reşat alarak banka hissedarı olmuştu. Bankaya devlet bankası
statüsü tanımak için, sermayesi, ihtiyat akçesi, dağıtacağı temettü, binası,
depo ve diğer taşınmazları her türlü resim ve harçtan muaf tutulmuş, hisse
senetleri yazışmaları gibi işlemlerde de damga resmi ödememesi
kararlaştırılmıştı.
Memurların Osmanlı uyruğunda olması şart kılınmıştı. Bankanın hertürlü
banka işlemleri yanısıra devlet işletmelerinde de pay sahibi olmasına
çalışılacaktı.
Bu örneğe uygun olarak taşrada milli bankalar kurulmaya başlandı. Bunlara örnek
olarak Konya Milli İktisat Bankası’nı, Kayseri Köy İktisat Bankası’nı, Milli
Aydın Bankası’nı ve Manisa Bağcılar Bankası’nı verebiliriz.
Bankalar ve Tefeciler
Osmanlı bankacılığı genelde para işlemlerinin ötesinde bir faaliyet
gösterememiştir. İkinci Meşrutiyet’e kadar Osmanlı ekonomisini örgütleyen
bankaların çoğu yabancıydı ve bunlar ne yerli tüccarın gelişmesi , ne de sanayiin
kurulması için gerekli yatırımları destekleyen kredi kuruluşları olmadılar.
Yüzyılın sonunda bankacılık piyasasına giren Deutsche Bank ve diğer Alman
bankaları da anavatanlarında ve diğer Avrupa ülkelerinde endüstriye destek oldukları
halde, Osmanlı ülkesinde çok farklı bir çalışma tarzı izlemişlerdir.
İstanbul’daki Deutsche Bank’ın rakip bankalara göre bankacılık alanına
getirdiği en önemli yenilik, devletten alacağını tahsil edemeyen müzmin
alacaklıların parasını yüksek komisyonlarla kurtarmak olmuştur. Bankacılığın bu
niteliği nedeniyle kredi piyasası örgütlenmiş değildi ve küçük köylülere ve
girişimcilere kadar uzanan bir iş alanını kapsamıyordu.
İkinci Meşrutiyet’e
kadar Osmanlı ekonomisini örgütleyen bankaların çoğu yabancıydı ve bunlar ne yerli
tüccarın gelişmesi , ne de sanayiin kurulması için gerekli yatırımları destekleyen
kredi kuruluşları olmadılar. |
Nüfusun çoğunluğunu meydana getiren köylüler ve küçük kasabalı zanaatçılar
ise tefecilerle karşıkarşıyaydılar. Tefeci kendi ilişkide olduğu köyün
köylülerinin yıllık gereksinimini sağlar, düğün ve ölüm giderlerini karşılar
ve alacağını hasat zamanı pazarlamasını da düzenlediği köylünün ürününden
çıkarırdı. Köylünün gözünde tefeci herzaman bir zalim ve sömürücü değildi;
kimi zaman köylülerin devlet memurlarıyla olan sorunlarını da çözerdi. Kasabaların
bu zümresi devletle halk arasında bağlantı görevi görmekteydiler. Devletin
karşısında tefeci kimi zaman çok dikkatli davranırdı. Serveti çoğalan adam
açgözlü memurların boy hedefi olurdu. Bu nedenle kasaba ve köy düzeyindeki tefeci
sermaye hiçbirzaman daha büyük yatırımlara yönelemedi. Yatırım bir yana, daha
gösterişçi bir tüketimi ve hayat tarzını dahi denemedi. 19. y.y.a kadar Osmanlı
toplumunda zenginlik herşeyiyle saklanırdı. Tanzimat döneminden sonradır ki, bazı
büyük merkezlerde servetler kendini yatırım alanında kısmen gösterebildi. Bununla
beraber ülkenin geniş kısmında yeni zengin ve nüfuzlu sınıfların ortaya
çıktığını söylemek güçtür. Taşranın önde gelenleri gene eskisi gibi toprak
sahipleri, vakıf mütevellileri, dergah şeyhleri ve bazı yerlerde gayrımüslimlerden
birkaç varlıklı tüccar gibi alışılmış tiplerdi.
Köylü ve küçük zanaatkar kendi için üretir; fazla ürettiğini başka gerekli
malzeme ile değiştirirdi. Çoğun gelecek yılın ürününden bu yılki bazı
ihtiyaçlarını karşılar, Pazar ekonomisiyle ilişkisi çok sınırlı olarak
yaşardı. Bu mütevazi ve azla yetinen hayatı yaşayan halk kuşkusuz Avrupa
kıtasının en fakir ülkesinin tebaasıydı.
Ticaret
Tanzimat döneminin çağdaş gözlemcilerinden Ubicini 1846 yılı için Osmanlı
dış ticaretini hesaplarken ithalatı 235 milyon, ihracatı 217 milyon frank civarında
vermektedir. Bu dönemde henüz Osmanlı dış ticaret açığından sözedilemez. Bu
devirde, örneğin Fransa’nın 2,5 milyonu bulan dış ticaret hacmine göre
imparatorlukta oldukça mütevazi bir ticaret hayatı olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı
ihracatı büyük ölçüde tarım ürünlerine dayanıyordu. Tahıl, ipek, yün gibi
ürünler başlıca ihracat mallarıydı. Yüzyılın ortalarında madeni eşya, tezgah,
teknolojik malzeme ithal malları içinde çok az bir yer tutmaktadır. Gerek Fransa,
gerek İngiltere’den yapılan ithalatta yünlü ve pamuklu kumaşlar en büyük kalemdi.
İngiltere ile olan dış ticaret hacminin yarısı da İran transit ticaretine aittir. Bu
dönemin dış ticaretine ait bilgileri Osmanlı arşivlerinden sağlıklı olarak elde
etmek mümkün değildir. Bab-ı Ali ülkenin iç ve dış ticaretini kontrol
edememekteydi. Zaten Avrupa ülkelerinde bu bilgiyi elde edecek envanter devlet ofisleri
tarafından değil, ticaret odaları tarafından yapılırdı. Osmanlı tüccarının
dış ticaret alanında etkili ve örgütlü olmadığı ise bilinmektedir. Osmanlı dış
ticaretine ait Avrupa ticaret belgelerinden edinilen bilgilere göre ülkede sınırlı
tüketime yönelik bir hayat sürüldüğü ve Osmanlı ülkesinin uluslar arası ticaret
hareketlerine etkin ve ağırlıklı biçimde katılmadığı görülmektedir.
Köylülerin ve küçük şehirlilerin hayatında herhangi bir Avrupa ülkesinden gelme
bir saat veya birkaç metre kumaşın kullanılması nadir bir olaydı. Yüzyılın
sonlarına kadar Osmanlı ithalatına konu olan ve en geniş ölçüde kullanılan iki
tüketim maddesi kahve ve şekerdi. Bu dönemde Osmanlı iç ticareti imparatorluğun
sahillerindeki iskeleler arasında hafif yelkenlilerle ve demiryolu gelene kadar iç
kısımlarda da halen deve kervanlarıyla yapılmaktaydı. Her iki halde de iç ticaretin
kısa mesafeler arasında yürütüldüğü, uzun mesafeler arasında ancak lüks
malların ticarete konu olduğu açıktır. İmparatorluğun Mısır, Eflak, Boğdan ve
Sırbistan gibi kendine bağlı imtiyazlı eyaletleriyle yaptığı ticareti ise iç
ticaretten saymak mümkün değildir. Bu eyaletlerle yürütülen ticaretin mekanizması
onların bağımsızlığını göstermekteydi.
1880’lerden sonra İngiltere ve Fransa ile ticaret geriledi, Avusturya-Alman bloku ve
İtalya’dan ithal edilen mallar Osmanlı pazarını sardı. Kuşkusuz Avusturya-Almanya
iktisadi bölgesine yapılan Osmanlı ihracatı da artmıştı. 19. y.y.ın sonlarına
doğru Osmanlı ülkesinde cam ve porselenden, giyim eşyasına ve madeni eşyadan ecza
maddelerine kadar İngiliz sanayi ürünlerinin yerini Alman-Avusturya ve İtalyan
mamulatı almaya başlamıştı.
Dış Borçlanmalar ya da Osmanlı İstikrazları
Osmanlı istikrazlarının bazı ilginç özellikleri vardır. Bu konudaki
bilgisizliğinden ötürü devlet büyük ölçüde aldatılmış, “Duyun-u
Umumiye”nin kuruluşuna kadar süren ilk dönemde, borçlandığı paranın ancak
yarısı eline geçmiştir. Sonra Avrupa bankerleri bu acemi borçluyu adeta para almaya
zorlamışlardır.
Osmanlı
istikrazlarının bazı ilginç özellikleri vardır. Bu konudaki bilgisizliğinden
ötürü devlet büyük ölçüde aldatılmış, “Duyun-u Umumiye”nin kuruluşuna
kadar süren ilk dönemde, borçlandığı paranın ancak yarısı eline geçmiştir. |
1854 yılındaki 5 milyon sterlinlik ilk dış borçlanmanın karşılığı olarak
Mısır’ın cizye vergisi geliri gösterilmişti. 1855’te ikinci bir 5 milyon daha
borç alındı. Mısır cizye gelirleri dışında İzmir ve Suriye gümrüklerinin
gelirleri de karşılık gösterildi. Sultan Abdülaziz devrinde beş dış borçlanma
daha yapıldı. Osmanlı maliyesi borçlanmaya karşılık gösterdiği kaynaklardan
geliri yerinde ve zamanında toplayamıyordu; faizler bile ödenemez hale gelmişti.
1875’te maliyenin iflasının ilan edilmesine ve 1881’de Muharrem Kararnamesi ile
Duyun-u Umumiye, yani uluslar arası haciz idaresi kurulana kadar, borçlanma devlet
giderlerini karşılamak için başvurulan bir yol oldu. 19. y.y.ın koşullarında
borçlanma ve borç verme bir yatırım ve kazanç alanıydı. Osmanlı borçlanmaları
beynelmilel bir spekülasyon, kazanç ve komisyon alanı olmuştu. 19. y.y.ın sonunda
demiryolu şirketlerine hattın geçeceği vilayetlerden kilometre garantisi
karşılığı olarak o yerlerin aşar gelirleri verildi. Duyun-u Umumiye alacaklılar
adına bu yerlerin aşar gelirlerini topluyordu. Nisan 1903’te Alman yatırımı olan
Konya-Ereğli demiryolu hattı için Konya, Halep ve Urfa’nın aşarı karşılık
gösterilmişti. Bu işlemi İngiltere ve Rusya protesto etti. Tamamen içişlerine ait
bir mali işleme dış devletlerin müdahale gerekçesi Osmanlı Devleti’nin
“alacaklısı devlet” olmaktı. Rusya bütün gelirlerin demiryollarına teminat
akçesi olarak gösterilmesinden dolayı kendi alacağı savaş tazminatının tehlikeye
düştüğünü ileri sürüyordu.
19. y.y.ın
koşullarında borçlanma ve borç verme bir yatırım ve kazanç alanıydı. Osmanlı
borçlanmaları beynelmilel bir spekülasyon, kazanç ve komisyon alanı olmuştu. |
1874 tarihine kadar dış borçlar şöyle idi:
| İstikrazlar |
Anapara TL |
Safi Bedel TL |
Faiz % |
| 1854 |
3.300.000 |
2.640.000 |
6 |
| 1855 |
5.644.375 |
5.500.000 |
4 |
| 1858 |
5.500.000 |
4.180.000 |
6 |
| 1860 |
2.240.942 |
1.400.588 |
6 |
| 1862 |
8.800.000 |
5.984.000 |
6 |
| 1863 |
8.800.000 |
6.248.000 |
6 |
| 1865 |
6.600.000 |
4.356.000 |
6 |
| 1865 (U. Borçlar) |
40.000.000 |
20.000.000 |
5 |
| 1869 |
24.444.442 |
13.200.000 |
6 |
| 1870 |
34.848.000 |
11.194.920 |
3 |
| 1871 |
6.270.000 |
4.577.100 |
6 |
| 1872 |
5.302.220 |
5.222.686 |
9 |
| 1873 (U. Borçlar) |
12.612.110 |
6.832.551 |
5 |
| 1873 |
30.555.558 |
16.500.000 |
6 |
| 1874 (U. Borçlar) |
44.000.000 |
19.140.000 |
5 |
| Yekün |
238.773.272 |
127.120.220 |
|
Ağnam İstikrazı
Yukarıdaki listedeki ilginç borçlanmalardan biri de “Ağnam İstikrazı” (Koyun
Borçlanması) adıyla meşhur 1865 yılı borçlanmasıdır.
Bu borçlanmanın faizi %6, itfa bedeli %2.44, ihraç fiyatı %66 olacaktı.
Karşılık olarak Ergani madeni gelirleri ile Ağnam (koyun) resmi gelirleri gösterildi.
Bu borçlanmanın gerçek karşılığı Ağnam resmi olduğu için buna “ağnam
istikrazı” adı da verilmiştir.
Bu borçlanma kamu ihtiyaçlarının karşılanması için yapılmayıp, yalnızca eski
borçların taksitini ödemek amacıyla yapıldığı için, Osmanlı maliyesinin o
devredeki durumuna da bir gösterge teşkil eder. 21 yıllık vadeli bu borçlanma ile
öncelikle taksitlerin ödenmesi amaçlanmıştı.
Bu borçlanma ile iç borçlar faiz amortismanlı yeni tahvillerle
değiştirilmişlerdir, ki bu işleme maliyede “borçların değiştirilmesi”
denilmektedir.
Hükümet bu suretle bu eski borçları uzun vadeli bir dış borçlanmaya
dönüştürmek istemiş, bu yolla taksit yönünden hem biraz nefes almak, hem de Avrupa
sermayesini memlekete çekmek istemiştir. Ancak bu planlar gerçekleşemedi
“Allah Encamımızı Hayretsin”
1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış
borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı altın lirası geçmiş ancak
borç 239 milyon lirayı bulmuştu. Sultan Abdülmecid’in başlattığı dış
borçlanma geleneğini Sultan Abdülaziz de sürdürmüştü. Ahmet Cevdet Paşa, “bizim
mirasyedilere böyle bir para kapısı açılırsa bunun önünü kim alacak? İlerde
halimiz neye varacak?” diye bazı erbab-ı dikkat ve basiretin endişe ettiklerini ve
“Allah encamımızı hayretsin” şeklinde neticeye mütevekkilane boyun eğdiklerini
kaydetmektedir. Sonuçta borçlanma devam etti ve 1874 yılının mali iflasına gelindi.
1874-75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık
bölümünün toplamı 30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin
borçları bile ödemeye kafi gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti.
1874-75 yıllık bütçe
geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık bölümünün toplamı
30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kafi
gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti. |
1875’te Rus yanlısı olarak bilinen Mahmut Nedim Paşa sadarete atandı. Yeni
sadrazam Rus büyükelçisi İgnatief’in de telkinleriyle Ramazan Kararnamesi’ni ilan
etti.
İki Kararname Arası Devre
Mahmut Nedim Paşa 1874 yılının mali gelir ve gider durumunu ilan etti. Bu durumda
bütçenin 5.000.000 altın açığı bulunmaktaydı. Gerek Balkanlardaki
karışıklıklar, gerek Osmanlı Devleti’nin o yılki mali durumu ve gerekse siyasal
ortam, yeni bir istikraza müsait değildi. Osmanlı Devleti’nin mali durumu artık
Avrupa matbuatının günlük konusu haline gelmişti. İşte bu nedenle Mahmut Nedim
Paşa munzam borçların yarıya indirilmesine ilişkin bir plan hazırladı. Hükümetin
yayınladığı bu plana ilişkin iki tebliğ 7 ve 10 Ekim 1875 tarihlerinde neşredildi.
Yine bu tebliğlerden önce 6.10.1875 tarihli bir kararname hazırlanıp elçiliklere ve
matbuata gönderilmişti.
6.10.1875 tarihli kararnamede, bütçe açığının 5 milyon lirayı aştığı, bunu
önlemek için yeniden borçlanmaya gitmenin bütçe açığını büyütmekten ve
itimadı sarsmaktan başka işe yaramayacağı, hükümetin bunun için dürüstlükle
sermaye sahiplerine bir zarar gelmesini önlemek istediği, bunun için gümrük umumi
hasılatının, tuz ve tütün varidatının, Mısır vergisinin ve bu yetmediği takdirde
ağnam resmi gelirinin teminat gösterildiği, buna karşılık hükümetin ödemesi
gereken iç ve dış borçların faiz ve itfa bedellerinin 5 yıllık süre içinde sadece
yarısının ödeneceği, diğer yarısı için de 10 yılda itfa edilecek %5 faizli
tahviller verileceği duyurulmuştur.
Bu kararnamede belirtilen Mısır vergisi, başka istikrazlara karşılık
gösterildiği için bunlara ilişkin anlaşmalara aykırı idi. Yine faizden
bahsedildiği halde, itfa hakkında bir şey belirtilmemişti. Bunun için 7.10.1875
tarihli bir tebliğ yayınlanmış ve bu tebliğde “Bu günden itibaren ve beş yıl
zarfında, yıllık ödemesi 14 milyon liraya ulaşmış olan dahili ve harici borçların
yarısı ödenmeyecektir. Bu yedi milyon liranın ödenmemesini tazminen %5 faiz hesabı
ile tesbit edilen ve yıllık miktarı 350.000 lira tutan bir meblağ ödenecektir,”
denilmiştir.
10.10.1875 tarihli tebliğde ise bu hususlar daha da açıklanmıştı. Hatta bu
tebliğin sonunda ödemelerin 5 yıldan sonra da yapılmayabileceği izhar edilmişti.
Bu kararname ve tebliğler 30 Ekim 1875 tarihinde “Ramazan Kanunnamesi” adı
verilen bur kanun ile tasdik edildiler. Bu kanun 35 milyon liralık bir tahvilin Düyun
defterine yazılmasını emrediliyordu.
Bu kararlar Avrupa mali çevrelerinde fırtına kopardı. Osmanlı hükümeti borç
alınan ve tahvil sahiplerinin çoğunlukta bulunduğu, özellikle İngiltere ve Fransa
mali çevrelerince protesto edildi. Londra ve Paris’teki hamiller, tahvillerini 6 Ekim
kararnamesine göre yeniden düzenleyip örgütlendiler. Çünkü ödemelerin bir kısmı
bu kısıtlamaların kapsamına girmiyordu. Örneğin 1855 yılı borçlanması bu
kararname kapsamında değildi. Yine Mısır vergisinin karşılık gösterildiği 1854,
1858 ve 1871 borçları hamilleri, aleyhlerindeki bu durum karşısında birleştiler.
Neticede vadedilen bu yarım ödemeler de yapılamadı. Bizzat Ramazan tahvillerinin
taksiti önemli bir gecikme ile ödenebildi. Bunlar iyiye işaret değildi. Gerçekten
hükümet Nisan 1876’da bütün borçların ödenmesini tatil etti. Bu tarihten itibaren
hamiller hiç para alamadılar. Bu durum 20 aralık 1881’de yayınlanan Muharrem
Kararnamesi’ne kadar devam etti. Bu nedenledir ki, 6 Ekim 1875 ile 20 Aralık 1881
arasındaki bu zamana “iki kararname arası devre” denilmiştir.
Gerçekten hükümet
Nisan 1876’da bütün borçların ödenmesini tatil etti. Bu tarihten itibaren hamiller
hiç para alamadılar. Bu durum 20 aralık 1881’de yayınlanan Muharrem Kararnamesi’ne
kadar devam etti. |
Ödemelerin yapılamaması yüzünden bütün tahvillerin değeri düştü. Örneğin
1969 istikraz tahvillerinin fiyatı 1 Ocak 1875 tarihinde 275 frank iken, 20 Nisan 1877
tarihinde 43.5 frank idi. Aynı tarihte bir altının değeri kağıt para ile (Ocak
1875’te) 235 (Nisan 1877’de) 900 kuruş idi.
Hükümetin bu durumu bankalarda da buhranlara yolaçtı. Bunlar arasında Credit
General Ottoman, Osmanlı Bankası, İstanbul Bankası, Kambiyo Osmanlı Şirketi gibi
bankalar gösterilebilir.
Avrupa ülkeleri bu olumsuz gelişmeler üzerine vatandaşlarının haklarını
güvence altına almak için temel olarak Osmanlı Devleti üzerinde mali egemenlik
kurmaya yönelik olarak birtakım ödeme planları getirdiler. Osmanlı Devleti ise bu
önerilerin hemen hiçbirini benimsememiştir.
Berlin Konferansı Sonuçları
3 Mart 1878’de Yeşilköy’de (Ayastefanos) imzalanan sözleşme gereği Osmanlı
Hükümeti Rusya’ya harp tazminatı olarak 35.310.000 Osmanlı altını yani 802.500.000
frank vermeyi taahhüt etmişti. Sonradan Avrupa devletleri bu sözleşmenin şartlarını
yeniden tetkik için 13 Haziran 1878’de bur kongre topladılar. Menfaatleri gereği bu
kongreye Osmanlı borçlanmaları hamilleri de bir murahhas heyet gönderdiler. Çünkü
Osmanlı hükümeti toprak kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda tazminat vermek durumunda
bırakılıyordu. Bu da ödemeleri doğal olarak etkileyecekti. Bu nedenle yapılan
görüşmeler sonunda Kongre Osmanlı Borçlarının birkısmını Bulgaristan, Karadağ
ve Sırbistan’ın ödemesi şartını kabul etti. Yine kabul edilen bir başka şarta
göre borçlanma hamillerine alacaklılık konusunda rüçhan hakkı tanınıyordu. Bir
diğer istem ise Osmanlı hükümetinin borçlar konusundaki taahhütlerine sadık
kalması idi. Fakat bu teklif Osmanlı hükümeti tarafından kabul edilmedi. Bunun
üzerine kongre, Osmanlı hükümetinin mali kontrolü için uluslararası bir kontrol
komisyonu kurulmasını tavsiyeye karar verdi. Berlin Anlaşması’nda İngiltere’nin
katkıları nedeniyle Kıbrıs adası İngiltere’ye devredildi.
Rüsum-u Sitte İdaresi
Başta Osmanlı Bankası olduğu halde İstanbul bankerleri, hükümetle kısa vadeli
istikrazlar akdetmişler ve avanslar vermişlerdi. İşte bunları mümessilleri,
hükümete bir teklif yaparak, alacaklarını temine teşebbüs etmişler ve müracatları
kabul edilerek hükümetle aralarında 22 Kasım 1879 tarihli bir sözleşme
akdedilmiştir. Bu sözleşmeye göre:
8.725.000 Osmanlı altını tutarında bulunan bu borçlar 10 yılda ödenecekti. Her
yılın taksitleri, anapara, faiz ve amortisman olarak 1.100.000 lira olacaktı. Her yıla
ait ödemeler ise 3’er aylık parçalara bölünecekti.
Buna teminat olmak üzere hükümet tütün, tuz, pul, müskirat, bazı yerlerin ipek
üşürü ve balık avı resminin gelirlerini göstermişti. Bir komisyon teşkil
edilecek, bu komisyon bu altı kalem geliri yönetecek, bu gelirden 1.100.000 lira
çıktıktan sonra geri kalanı hükümete tevdi edilecek, hükümet de bununla diğer iç
ve dış borçları ödeyecekti. Hükümet 10 yıldan önce borcun tamamını öderse
sözleşme kendiliğinden feshedilmiş olacaktı.
Hükümetin bu suretle ihale ettiği geliri 6 kalem olduğundan bu idareye “Rüsum-u
Sitte İdaresi” (Altı Resim İdaresi) denilmiştir. Bu idarede 5714 görevli
çalışmaktaydı. Bunlara verilen ücretler Osmanlı Devlet teşkilatının üst kademe
ortalamasından daha yüksekti.
Muharrem Kararnamesi
Hükümet Rüsum-u Sitte İdaresi ile Galata bankerlerine karşı ayrıcalıklı
davranmış oluyordu. Dış istikraz kupon hamilleri buna karşı protestolarda
bulundukları gibi Fransa ve İngiltere hükümet büyükelçileri de Bab-ı Ali nezdinde
resmen protestoda bulundular. Durum siyasal bir boyut kazanmıştı. Oysa ki hükümetin
öteden beri çekindiği şey bu durumdu.
Bu aksaklığın giderilmesi amacıyla bir proje hazırlandı ve hazırlanan bu proje
nota şeklinde 23 Ekim 1880’de yabancı ülke elçiliklerine tebliğ edildi.
Bu notada Osmanlı hükümeti dış borçlara bir çözüm yolu bulunması için
istikraz kupon hamillerine bir çağrı yapmakta ve aralarında yetkili murahhaslar
seçerek doğrudan doğruya hükümetle görüşmeler yapmak üzere İstanbul’a
göndermeye davet etmekteydi.
Hükümet bu nota ile hükümetlere değil, doğrudan hamillere çağrıda bulunmakta
ve hiçbir yabancı hükümetin müdahale etmesini böylece tasvip etmemiş olmakta idi.
Hamiller bu notayı iyi karşıladılar. Seçtikleri murahhasları Eylül 1881
tarihinde İstanbul’a gönderdiler. Hükümet de görüşmeler için sadrazam Server
Paşa başkanlığında bir komisyon teşkil etti.
Görüşmeler başladı. Hamiller alacakları paraların anaparalarından da önemli
ölçüde indirimler yaptılar. Bütün noktaların çözümlenmesinden sonra hükümet
“Nizamname” adını verdiği ve mali çevrelerde “Muharrem Kararnamesi” olarak
bilinen 28 Muharrem 1299 yani 20 aralık 1881 tarihli kararı yayınlayarak sözleşmenin
kesin biçimini ilan etti.
Duyun-u Umumiye İdaresinin Kuruluşu
Muharrem Kararnamesi’nin 15. Maddesi hükümlerine göre Rüsum-u Sitte idaresi
yerine Düyun-u Umumiye gelirlerini idare etmek üzere İstanbul’da bir “Düyun-u
Umumiye-i Osmaniye” idare meclisi kurulacaktır. Merkezi İstanbul’da olan bu komisyon
7 üyeden oluşacaktı. Bu yedi üyeden biri İngiliz ve Hollandalı borç verenler, biri
Fransız, biri Alman, biri Avusturya, biri İtalyan, biri Osmanlı ve biri de mümtaz
tahvil sahiplerini temsil eden üyelerden oluşacaktı. Üstelik süresi 5 yıldı ve
üyeler yeniden seçilmek hakkını haizdiler. Üyelerin herbiri bir oya malikti ve
kararlar çoğunluk oyuyla verilecekti.
Bu meclisin her yıl hazırladığı bütçe hükümetçe tasdik edilecek, her ay ve
her altı ayda bir hesap çıkarılacak, her yıl sonunda da bir bilanço çıkarılarak
hükümete verilecektir. Hükümetin bir komiseri yönetim kurulu toplantılarında hazır
bulunacaktır.
1882 yılında çalışmaya başlayan “Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Meclis-i
İdaresi” yine kararnamenin 18. Maddesi gereği müfettişler tarafından
denetlenebilecekti. Kararnamenin uygulama ve yorumundan doğan ihtilaflar 19. Madde
gereği iki tarafın tayin edeceği 4 kişilik hakemler grubuna havale edilecekti. Hakem
kararları kesin olacaktı.
Bu yönetimin kuruluş
biçimi, yetkileri ve çalışması ile ilgili olarak böyle bir komisyonun dahili hukuk
sahasında mı yoksa devletler hukuku alanında mı inceleneceği konusu tartışmalar
getirmiştir. |
Bu yönetimin kuruluş biçimi, yetkileri ve çalışması ile ilgili olarak böyle bir
komisyonun dahili hukuk sahasında mı yoksa devletler hukuku alanında mı inceleneceği
konusu tartışmalar getirmiştir. Fakat kesin olan husus bunun tek yanlı bir kararname
olmadığıdır. Nitekim kararnamenin 21. Maddesi bu kararnamenin ilgili devletlere
tebliğini öngörmekteydi. Yine ilgili devletler bu kararnameden sonra Berlin
Anlaşması’nda öngörülen daha resmi nitelikte bir komisyon kurulması yolundaki
ısrarlardan vazgeçmişlerdir.
Devlet İçinde Devlet
Bu komisyon gerçekte imparatorluğun mali haklarını zedeleyen, hükümranlık
haklarına gölge düşüren ve mali yapıyı kontrol altına alan uluslararası bir
yönetim biçimiydi. Adeta devlet içinde devletti. Bu idare kendi memurlarını dilediği
gibi atama selahiyetini haiz idi. Nitekim Düyun idaresi 5000 kişilik bir kadro
oluşturdu. Bu sayı 1912’de 9000 olmuştur. Konsey başlangıçta yalnız kendisine ait
vergileri toplarken, daha sonra bir takım sınai ve ticari yatırımlara da girmeye
başladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin ekonomik iflası ve yabancı egemenliğine
geçişi daha da hızlanmış oldu.
Bu komisyon gerçekte
imparatorluğun mali haklarını zedeleyen, hükümranlık haklarına gölge düşüren ve
mali yapıyı kontrol altına alan uluslararası bir yönetim biçimiydi. Adeta devlet
içinde devletti. |
Tipik bir gösterge olarak Osmanlı Devleti’nin mali denetimine ilişkin şu örneği
verebiliriz: 1910-12 yıllarında Osmanlı Maliye Nezareti’nde 5500 memur
çalışırken, Duyun-u Umumiye emrinde 9000 memur çalışmakta idi. Bütün devlet
gelirlerinin %31,5’i Duyun’ca tahsil edilmekte idi.
Duyun idaresine gelen gelirler, devletin zaten pek artmış olan bütçesinin durumunu
daha da ağırlaştırmaktaydı. Duyun-u Umumiye memurları “Devlet memuru”
sayılmakta, devletten bağımsız oldukları halde emekli maaşı almaktaydılar. Hatta
Duyun bünyesinde çalışan yabancılara dahi yine devlet hesabına emekli maaşı vermek
için ayrıca bir sandık kurulmuştu. Bu durum dünyanın hiçbir yerinde
görülmemişti.
Duyun idaresinin kurulması son dönem Osmanlı tarihi için önemli bir dönüm
noktası olarak telakki edilebilir. Bu idare Osmanlı gelirlerini devlet içinde devlet
misali topluyor, hissedarlarına dağıtıyordu. Bu idare sayesinde verdiklerini geri
alacaklarından emin olan Avrupalı sermaye çevreleri, Osmanlı Devleti’ni yeniden
borçlanmaya özendirmeye, bunun için fırsatlar oluşturmaya başladılar. Bu idarenin
kuruluşundan sonra Osmanlı ekonomisinin gittikçe genişleyen bir alanı yavaş yavaş
yabancı denetimi altına girmiş ve bu Osmanlı hazinesini değil, yabancı vergi
sahiplerini güçlendirmeye başlamıştır. Bu idarede çalışan binlerce personel,
Osmanlı şehir ve köylerine yayılarak Paris, Londra ve Berlin’deki kupon sahipleri
adına vergi toplamaktaydılar.
Osmanlı ülkesindeki beynelmilel haciz memuru Duyun-u Umumiye etkin bir mali
örgütlenme kurmuştu. Bu kuruluşun modern bir bürokratik örgüt ve kayıt sistemiyle
çalıştığı ve mali teknikleri uyguladığı biliniyor. Trajik olan husus, Osmanlı
maliye örgütünün modern mali tekniklerle bu alacaklı kuruluş sayesinde yüzyüze
gelmiş olmasıdır. Duyun-u Umumiye çağına uyum sağlayamayan Osmanlı maliye
bürokrasisinin tersine gelirlerin kaynaklarını tesbitte ve toplamakta yeterli ve etkin
bir biçimde çalışıyordu. 1880’lerden sonra yabancı yatırımların artmasında ve
bunlarla ilgili mali işlemlerin düzgün yürümesinde Duyun-u Umumiye’nin payı
vardır. Bu örgüt modern bir kuruluştu ve gelişmiş bir çalışma sistemine sahipti;
ama yabancı bir mali kuruluştu ve Osmanlı ülkesinin iktisadi güç ve refahının
gelişmesi için değil, temsilcisi olduğu alacaklıların ve yabancı yatırımcıların
alacaklarının güvenliği için faaliyet göstermesi doğaldı. Duyun-u Umumiye hisseli
kalkınma politikasını değil, alacakları sağlam kaynağa bağlama politikası
izliyordu.
Osmanlı ülkesindeki
beynelmilel haciz memuru Duyun-u Umumiye etkin bir mali örgütlenme kurmuştu... Trajik
olan husus, Osmanlı maliye örgütünün modern mali tekniklerle bu alacaklı kuruluş
sayesinde yüzyüze gelmiş olmasıdır. Duyun-u Umumiye çağına uyum sağlayamayan
Osmanlı maliye bürokrasisinin tersine gelirlerin kaynaklarını tesbitte ve toplamakta
yeterli ve etkin bir biçimde çalışıyordu. |
Alınan borçların faizleri günün piyasalarına göre çok yüksekti. Avrupalı
sermayedarlar, kendi ülkelerindeki düşük faizli yatırımlar yerine bol gelir getiren
bu tür borçlanmaları desteklemişler, bu da bu sermayedarların bulundukları devletler
tarafından bir politika olarak desteklenmek suretiyle Batı, Osmanlı
İmparatorluğu’nu kıskacı altına almıştı.
1914-18 yılları arasında süren 1. Dünya Harbi esnasında dahi Duyun idaresi
kendisine bırakılan yerlerdeki gelirleri toplamaya devam etmiş, bunları tahvil sahibi
sermayedarlara aktarabilmiştir. Fakat Osmanlı Devleti fiilen harbe girince Osmanlı
Devleti yanında yeralmayan devletlere ait kuponların ödenmemesi yoluna gidildi.
Milli mücadele devresinde ise, Ankara Hükümeti egemen olduğu alanlarda Duyun
idaresi de dahil bütün gelirlere el koydu. Böylelikle Milli Mücadele’nin
kazanılmasından sonra elinde kupon bulunan Avrupalı sermayedarlar, hiçbir teminatı
bulunmayan kuponlarla kalakaldılar. Fakat borçların Lozan’da yeni bir statüye
bağlanmasıyla Osmanlı borçları yeni bir devreye girmiş oldu.
---------------------
Kaynaklar:
Yard. Doç. Dr. Faruk Yılmaz, Devlet Borçlanması ve Osmanlıdan Cumhuriyete Dış
Borçlar, Birleşik Yay., İst, 1996
Prof. Dr. İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Hil Yayın, 1987,
İstanbul
Yazışma: bilgi@derinanadolu.cjb.net
doğrudan yazışma